« Önceki | Sonraki »

8/11/2006

DOST KALEMİ Akasya agacı

Yağmur yağıyor akasya… sarı yapraklarından dökülen hüznü, yokluğumda kimlerle paylaşıyorsun bilmiyorum… hayatın içine girmeye çalışıyorum… kıyıdan bakıp seyirci olmanın pek bir getirisi olmadığını anlıyorum yavaş yavaş… yine de kimsesi kalmamış çocuk mahzunluğunda, günlük işlerin peşinde koşturan acemiliğime bakıp bakıp hayıflanıyorum… hayat, ağır gelir mi insana, geliyormuş işte… bana çok ağır geliyor hem de…

bakışlarını görmediğim insanların bakışları üzerimde… yalvarışsız, sorgulayan bakışlar bunlar… nerelerden, nasıl gelirler de bakarlar bana bilmiyorum… ama acılardan geçip geldikleri kesin… parmağını kımıldatmıyor acı…

kaçıp kaçıp sana sığınmamın, korku zoruyla terk edilmiş köylerin hüznüyle bir ilgisi yok…

yola çıkan mülteci, geceye dönmez yüzünü… onun bakışı hep güneşin bir gün mutlaka doğacağı bir noktayı arar… güneş doğar ya da doğmaz… çıkınında sakladığı düşlerin, fırtınalı bir denizde sulara gömülmesine kadar yol alır mülteci… ah o yollar… pasaporta endeksli bir hayatın, yağlı bir ilmek gibi boyna geçmesini anlayamıyorum akasya… yollardan medetimi anla…

inanca vurulan zincirlerin ağırlığı altında eziliyor ruhum…

kişi ki kendisine inanmaz, neye inansa boştur…

benim yüküm, benim.. bu yük bana ağır gelirken, bir de başka yüklerin altına nasıl girerim… kendime ağırım akasya… kuş gibi bedenimde tonlarca hüzün… her gün şaşırmak gibi bir hastalığın pençesinde kıvır kıvır kıvranıyorum…

insanın kendi ağırlığını anlaması çok ağır… o ağırlığın farkına varıp bir şey yapamaması daha da ağır…içimdeki labirentlerden çıkış bulabilsem, çıkıp gideceğim kendimden… yeniden seyircisi olacağım kendimin ve hayatın… kaygısız gözlerle izleyeceğim acemi duruşumu… bir seyirciye yüklenen sorumlulukları yerine getirip huzur içinde tüketeceğim ömrümü.. ama olmuyor akasya, bir kere kendisinin farkına varmaya görsün insan, kurtulamıyor kendisi olmanın ağırlığından… bu ne büyük bir zulümdür ki, insan buna bile isteye katlanıyor…

yenilgilerin, gece vardiyalarında açtığı derin yaraların kanamasında boğulmak kolay değil… kıytırık gülümsemelerin eğreti durduğu gözlerime bak arada bir… sadece çaya katık edilen bir sohbet için gelmiyorum gölgene… insandaki bitimin ve sonsuzluğun cenkleştiği kesişme yeri, hangi sıfır noktasında başlar, söyle bana… bir yanıyla yokluğu yüklenen hayat, öteki yanıyla sonsuza uzatıyor yolunu.. ben bu hayatın neresinde olduğumu bilemiyorum akasya… sıfıra ulaşabilsem, başlayacağım adım atmaya… sıfır’ı arıyorum… acemiliklerim bundan…

kaçıp kaçıp sana sığınmamın, çiçeklerin zamansız solmasıyla hiçbir ilgisi yok…

hadi akasya çay söyle bana… susadım… yağmur damlalarından yansıyan akdenizli güneşin gözleri kör olur sonra… çayımızı içelim ve ıslanalım yağmurun altında… kendimi aramaya yeniden çıkarım ben… sokakların gece tenhalığı başlayacak birazdan … ıslak sokaklarda üşümezmiş ay ışığı… hadi söyle de içelim çaylarımızı…


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır