« Önceki | Sonraki »

8/11/2006

DOST KALEMİ(KORKULAR)

 
   
   
Korkuya açtık yelkenimizi, neden ve nasıl korktuğumuzu bilmeden. Gecelerin hayatın öznesi olduğu gerçeğinden, gerçeklerin en büyük yalanların en güzel kılıfı olduğunu sezerek kaldık ortasında bir karabasanın . Sevgiler getirdik uzak diyarlardan, kendimize ve gerçeklere uzak sevgiler. Oysa bir kol atımı, bir sigara içimi uzaklıktaydı sevgi, elimizi uzatsak sarıvereceğimiz, sarılsak öpüvereceğimiz kadar yakın bir uzaklıkta. Ama biz belki de kendimize o kadar uzak kalmıştık ki mesafelerin anlamlarını kaybetmiştik. Elimiz yettiğini uzak, düşlerde sakladığımızı yakın sanmıştık. Kafamızda tanıdık bir ezginin tınısı düşsel gezegenlerimizin, düşsek hükümdarları olmuştuk sanki . Olmayana ergiyi baştacı yaptığımızın ayırdında bile olmadan, eski sevgili namzetlerine yazılmış yazılara sığınmıştık . Oysa elimizin erdiği mesafedeydi sevgi , biz ona inat geçmiş zaman olur ki sevdalarındaydık.

Uzakta olmak sorun değil. Sana ulaşamamak yaralıyor beni . Seni uzaktan sevmek de güzel, acı verse de güzel, inan güzel. Bundan haberdar olmaman da konu değil. Sevdanın haberlisi , habersizi, mantığı yada mantıksızlığı yok çünkü. Güneşe duyulan evrensel sevgiden haberdar mıdır güneş? Kuşlar onların ötüşlerine türküler yakıldığını bilirler mi dersin? Sana “seni seviyorum” gibi anonim bir söz söylemekle ne geçecek elime? Senin ve benim ne gibi bir yükselişimiz olacak sonunda?

Kevgire çevrilen gecelerimde düşünüyorum bunları. Yorgun gözkapaklarımda yalnızlığın ağır yükünü duyuyorum. Ve bazen kör gözlerimden dem çekiyorum gökyüzüne. Sıfır noktasına eriyorum o anlarda, mutlak sıfırdayım yani. Gezegenler boyu takılmışım peşine rüzgarın. Bir şarkı takılıyor dilime, yıllar öncesinden . Güneş hasadına çıkmışız, bir sürü insanız. Herbirimiz kendimizden geçmişiz . İnsanlık tarlasında güneşleri harmanlıyoruz. Ellerimiz kanıyor, toprak içine çekiyor bizi , aldırmıyoruz. Bir kere kaptırmışız kendimizi bu şin büyüsüne. Kırmızı başlıklı kız masalıyla kandırmaya çalışıyorlar bizi, uydu zenginlikler seriyorlar önümüze, dönüp bakmıyoruz bile. Bir an seni görür gibi oluyorum, seraptır diyorum kendi kendime. Çünkü daha tanımıyorum seni o zamanlar. Güneş, ata güneş ısıtıyor içimizi. Ellerimden sızan kana bakıyorum. Gözüm, kör gözüm, kararıyor. Görme hevesi kaplıyor dört bir yanımı. Çığlık çığlığa koşuyorum. “Ve sevda dedi gönül, oysa içindeydi sevdanın dışında olduğu kadar kendinin”

Ağlaşık düzende duruyoruz, düşlerimiz uygun adım, düşüncelerimiz sürünüyor olsa da. Hasat bitiyor, yorgunluğumuz ve işin bitmesinin verdiği hüzün kaplıyor her yanımızı. ata güneş bırakıp gidiyor bizi, buza çevriliyoruz . Uykulu gözlerle etrafımı kolaçan ediyorum. Karşıma hiçbir kombinasyona giremeyen dört duvar dikiliyor. Kan içime sızıyor, sızlaşık üç kol, sakin adım yürüyoruz. Önde ben, ardım sıra gönlüm ve duvar. Pencerden dışarı sızlaşıyoruz. Sesimiz yetişmiyor sana, burkuluyor içimiz . Saks mavisi maskesini takıyor gece, yıldızlar şiiir çekiyorlar dağ başlarından. Tüm beyazlıklarını gözlerime itekliyorlar. Kör gözlerim martı telaşlarındaki sevimlilikle açılıyorlar. Beyazı içime kadar çekiyorum, Aydınlık sevincimi bağırıyorum bir an. “Ki umudum, senin bihaber dolaştığın sokaklarda ve yaralanan sen değil benim”

Gece boydan boya ikiye bölüyor beni. Şizofrenik bir tonda arabesk sevdalıyı oynuyor bir yanım, diğer yanım vakur soğukkanlı adamı. Ben ikisi de değilim. Bunu ben biliyorum ve diğerlerinin bilmemesi yaralamıyor beni. Sabaha ulaşamamak kaygısındayım sadece, şizofreninin beni yeneceği endişesiyle kendimi bir ertesi güne iletme çabasındayım. Kitlemek gerekiyor dudaklarımı yoksa her an o anonim sözü haykırmam olası. Seni ve kendimi böylesi alışılmış bir senaryo içine itmek istemiyorum. Sabah, sabah, diye haykırıyorum. Sabah gelmeli ve ben kendime erişmeliyim. Vakit geçmeden olmalı bu.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır